KEŞAP İLÇESİ HABER YORUM VE FORUM SİTESİ


GiRESUNLU BiR DÜSÜNÜR; PROF.İDRİS KÜÇÜKÖMER

Yazı kategorisi: KATEGORİLER yazan: eratyas tarih: Temmuz 13, 2008

İdris Küçükömer, 1 Haziran 1925 Giresun’da doğdu, 5 Temmuz 1987 İstanbul’da öldü; Türk iktisatçı ve düşünür.
İstanbul Üniversitesi iktisat Fakültesinde öğrenim gördü. Aynı fakültede doktorasını tamamladı, daha sonra
da doçent oldu.Fakülte kurulunun profesörlüğe yükseltilmesi için aldığı karar,Üniversite senatosunca onaylanma-
dı bunun üzerine Danıştay’da açtığı davayı kazanmasına karşın, profesörlüğüne ilişkin kararname 10 Yıllık bir ge-
cikme ile ancak 1976′da yürürlüğe girdi.
1960 sonrasında Yön’de yazdığı yazılarla tanındı. Ant dergisindeki yazıları tartışma yarattı. Milliyet Gazetesi-
sindeki açık oturumlarda dönemin yerleşik yargılarını sorguladı. Sonra 1973′de on yıllık bir suskunluğa büründü
ve daha sonra Yeni Gündem yazılarıyla tekrar ortaya çıktı.
Küçükömer’in ileri sürdüğü en önemli görüş, Türkiye’de devletin despotik niteliğinin sivil toplumun gelişmesi
önünde duran en büyük engellerden biri olduğudur. Başta Sencer Divitoğlu ve Selahattin Hilav olmak üzere
bazı aydınlarla birlikte Türkiye’nin toplumsal tarihine ilişkin çözümlemelerinde Asya Tip Üretim Tarzı (ATÜT)
kuramını gündeme getiren Küçükömer, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) yönetim ve bilim kurullarında görev aldı.
Birçok yapıtı bulunan İdris Küçükömer ölümünden kısa bir süre önce Sosyal Demokrasi Partisi’ne üye olmuştu…

Başlangıçta türkiye solunun genelinin içinde yer aldıgı jakoben, kemalist ve cuntacı çizginin savunucusuyken, sol hareketin yaşadıgı başarısızlıklar karşısında büyük bir dönüşüm geçirerek, türkiye tarihini ve rejimini bambaşka bir bakış açısıyla değerlendirdigi düzenin yabancılaşması adli kitabını çıkardı. bu noktada klasik marxist  söylemden uzaklaştı ve türkiye tarihinin ve düzenin kendine özgü koşullarla degerlendirilmesi gerektiğini savundu. buna göre aydınlamacı, jakoben ve modernist chp ve onun gelenegi avrupa düşünce sisteminde sag ideolojiye denk düserken, onun karşısında olanlar ve muhalefet edenler(dp gelenegi gibi), aslında sol düşünceye denk düşüyordu. kendisi avrupa’nın modernleşmesini ve gelişmesini sivil toplumun gelismesine baglamış ve türkiyedeki jakoben ve modernist elitin türkiyedeki böyle bir gelişmenin önündeki en büyük engel olarak ortaya koymuştur. türkiyedeki parlementer siyasetin bu elitin çikarlarina uygun hareket ettiğini ya da çıkarlarına karışmadigini ve 5 yıllık nöbet degisimleriyle sadece şekli olarak demokrasicilik oyunu oynadigini öne sürdü. görüşleri zamanında bilinen ezberin çok dışında oldugu için islamcı ve karşi devrimci olarak damgalandı, ciddiye alınmadı ve bu kırgınlıkla köşesine kapandı. bu dönemde çesitli konferans ve seminerlere katılmak diışında, batı felsefesini ve tarihini inceledi ve bunlarla türkiye tarihi arasında baglar kurdu. daha sonra bu çalışmalari baglam yayinlarin tarafindan tüm eserleri adı altında yayınlandı. bu yazilarinda, kendine ait dünya görüşüyle çevresini yorumlamaya kalkan türkiye aydınlarının siyasi ve ideolojik ezberlerinin yetersiz kalmasindan ötürü sığındıkları küçük burjuva egilimlerini ve birey ve özgürlükleri sistemin geneline kurban eden yaklaşımlarını kabullenememis bir aydinin yasadigi kafa karisikligini ve buna karşı arayisini görebiliriz. vardığı en önemli sonuçlardan biri türkiye’deki sermaye kesminin yaşadığı trajediyi anlattığı kısımdır. buna göre türkiye’de komprador olarak gelişen, jakoben elitle yakin organik baglari bulunan ve niteliksiz işgücünden beslenen sermaye sınıfi kendine tehdit olarak gördügü için “kitlelerin örgütlenmesini ve sivil bir toplum olarak gelişmesini hiçbir şekilde istemez.” bunun için de, kitlelerin yığınlaşmasını, hukuk dışı yollara sapmasını ve marjinalleşmesini(türkiye tarihine bakıldığında her türlü muhalefetin bir şekilde şiddete ve illegaliteye kaydığını düşünürsek, ne kadar doğru bir tespit olduğunu görebiliriz) ister. ancak bunu sağlarken gelişiminin sürekliliğini saglamasi için, devletin elinde tuttugu ipleri ve rantı elde etmesi için verecegi bir mücadelede(avrupa tarihinde görüldüğü gibi) kendini bu mücadelede olası müttefiktlerinden de yoksun bırakır. bu yüzden de normal gelişmesini gerçekleştiremez ve komprador kimliğinden sıyrılamayıp, kendini batili anlamda bir burjuva sınıfı olarak ortaya koyamaz.günümüzde idris küçükömer, görüşlerini ve kendisini anlama yolunda yürütülen çalışmalarla hakettigi ilgiyi görmeye başlamışır.

İdris kücükömer ile ilgili güzel bir alinti:

“Anma toplantılarına karşı hep kötü gözle bakmışımdır. sanki ölmüş olan kişinin hatırası etrafında birileri sosyalleşme filan gibi amaçlarını gerçekleştirmeye çalışıyorlarmış gibi gelirdi. doğum günleri, ölüm ve kurtuluş günleri… hep hayatın belirli bir anını daha değerli kılmak için uydurulmuş şeylerdi benim için. bunu dün katıldığım idris küçükömer anma toplantısında yine düşündüm. hayati de yanımdaydı. mahzun gözlerle ona baktım. “ahlaksız bir şey yapmıyoruz di mi abi?”
hayati cevapların adamı değildi ne yazık ki. ama ben toplantının sonunda hatırlamak denen şeyin sahih olduğu alanı kendimce belirlemiş bir haldeydim. hatırlamak konusunda düşünürken başvurduğum sözlerden ilki bir filozof arkadaşımınkiydi: “müminin geçmişi ve geleceği yoktur.” hatırlamanın hatıralarda yaşamaya bakan yönü yosunlu ve imansızdı gözümde. hala öyledir. ama insanın sevdiği bir yazarı hatırlamasının sağaltıcı bir yönü var. o yazardan edinmiş olduğun düşünceler, davranışlar zamanla tozlanıyor ve bazıları da kayboluyor. yazarları anmak da “neyi kaybettiğini hatırlamana” yarıyor.hatırladığım şeylerden ilki, türkiyede bazı yazarların anlaşılmasının önünde büyük engeller olduğuydu. bunu da şurdan çıkardım. toplantı başladığında önce bir belgesel gösterildi. bilgi yanlışları içeren, belgesel klişelerinin özensizce bir araya getirilmesinden müteşekkil allahın belası bir şey. ama bu şeyin, ilk iki konuşmacı (ikincisi asaf savaş akat) tarafından tanımı “güzel bir çalışma” oldu. ben de buna kısaca burjuva nezaketi dedim. bir anma toplantısında yalan yanlış da olsa ortaya konan şeye rıza göstermek gerektir çünkü. neyse ki kurtuluş kayalı vardı. güzel ortamı bozmak pahasına kademeye girdi ve hataları düzeltti. düzeltmekle de kalmadı idris küçükömer’in kısa yollu bir eleştirisini de yaptı. yazarların efsaneleştirilmemesi gerektiğini ifade etti. bu anlamda düzenin yabancılaşmasının bazı yerlerde oldukça çocukça bir hal aldığını söyledi -ki gerçekten öyledir-.
belgesel tahmin edileceği üzere yine sağ-sol tanımları tarafından coşturmaya çalışıyordu seyirciyi. idris küçükömer’i kemalizm eleştirisine indirgeyen bir yanı vardı. özensizlikten öte bir şey. malumunuz, günümüzde kemalizmi eleştirmenin ahlaksızlığa varan bir yanı var. kemalizm şu anda tecrübemize dair geçerli bir öneri değil. geçersiz bir öneriyi eleştiriyor olmak kime ne kazandırıyordur bilemeyeceğim. ama dürüst birine çok şey kaybettireceği açık. peki, idris küçükömer’in düşüncelerini bu noktada nereye koyacağız. tabi ki olması gerektiği yere, kendi tecrübesinin oturma odasına. idris küçükömer cuntacılıkla yola çıktığı düşünce hayatında kemalizm eleştirisini dürüst kalmak adına kullandı. tepeden inmecilik onun için geçerli bir yoldu ve o bu yolun yürünebilir bir yol olmadığını ortaya koydu. buna düşüncel pragmatizmin reddi, klasik aydının yapıbozumu yahut kısaca “halkın doğurgan dünyasına dalmak” diyebiliriz.

idris küçükömer’in zihnimde yer eden bir diğer özelliği ise sahiciliktir. buna entelektüel özgüven de diyebiliriz. toplantıda bu bahis de açıldı. kurtuluş kayalı garaudy’nin islam ve sosyalizm hakkındaki düşüncelerinin, kitapları ilk defa türkçeye çevrildiğinde büyük tartışmalara yol açtığını söyledi. idris küçükömer ise bu konuda o dönem boyunca bir şey yazmamıştı. küçükömer’in kendi meselelerimizle ilişki kurma biçimimizin hep batılılar üzerinden ve dolaylı olması sebebiyle bu tartışmalara ilgi göstermediğini düşündüğünü söyledi. kurtuluş kayalı bir yazarı izlerken bir dönemde ne yazdığının ötesindeki şeyleri de gözeterek türkiyede örneğine az rastlanır bir aydın dikkati sergiliyordu.

hatırladığım şeylerden biri de “idris küçükömer’in türk düşüncesinin uç beyi” olmasıydı. zira, ece ayhan’ın idris küçükömer için kullandığı ifadeyi her zaman düşünmüş ve kendime bir rol olarak biçmişimdir. ve evet, onun düşüncesi her daim progressive bir hava taşıyordu. öğrencilerinden biri toplantıda onun klasik aydınlar gibi olmadığını söylüyordu. onun yaptığı balığı parasını verip almak yerine oltasını alıp tutmak gibiydi ve o bunun üstüne bir de sürekli oltasını değiştiriyordu. “hoca bir türlü tatmin olmuyordu.” bunu da kendimce; hazır düşünceye tamah etmemek, kanaat tüccarlığına girişmemek ve kalıp ve dayatmalara takılmamak olarak anlıyorum.”
 

 

Yorum Yapın