KEŞAP İLÇESİ HABER YORUM VE FORUM SİTESİ


BOKSULLAR VE NİHAT GENÇ

Yazı kategorisi: KATEGORİLER yazan: eratyas tarih: Temmuz 31, 2007

BOKSULLAR

Nihat Genc

 Çağımızın ünlü bilim adamı Erich Fromm, sahip olmak ya da olmak adlı kitabında pazar ekonomisi karekter biçimini anlatır, kısaca ,’pazar karekteri’ der adına.Karanlık ruhlu ,taş yürekli ,ancak gösterişli  kravatlı  bu insanları şöyle anlatır:”Yani insan kişilik pazarının malı olmuş gibidir.Kişilik pazarının değerleme ilkeleri açısından mal veya eşya satılan piyasalardan hiçbir farkı yoktur.Tek değişiklik ilkinde kişiliklerin , ikincisinde de malların satılıyor olmasındadır.”

Yani insan kişiliğine verdiği değer , mala verdiği değer gibi değiştirilebilir , olması.”

”Pazar karekterinin en üst hedefi , kişilik pazarında her koşulda başarılı olmayı sağlayacak olan, kayıtsız  şartsız  uyumu  sağlamaktır.Bu tipleme içinde bir insanda tutunacağı , değişmeyen ve kendini sayabileceği  bir ego ve bir benlik bile yoktur.Çünkü pazarda her an yeni bir benliğe bürünmek zorundadır.”

”Bu karekter ;her an sürekli bir hareket içinde olup ,her şeyi büyük bir acelecilikle halletmekten başka amaçları yoktur.Onlara  neden acelecisiniz dediğinizde ,”daha çok kişiye iş yeri sağlamak ” veye ”firmanın üretimini arttırmak” sözleri olacaktır.

”Bu  tiplerin  büyük ve  sürekli  değişen  egoları  vardır ama hiç birinin bir benlik ve bütünlük duygusu  ile kendilerine özgü bir kişilikleri yoktur. Bunun nedeni , bireylerin benliksiz  birer  araç  gibi  düşünülmesi ve kişiliklerinin  bürokratik  ya da  ekonomik büyük güçlere bağlı olmasıdır.”

”Pazar  karekteri , sevgi  ve  nefret  duygularından  yoksundur.Bu arada soru sormak ya da kendini  bazı duygulara kaptırmak ; işleyişi bozacağından  bunlara  o büyük işleyiş içinde yer yoktur.”

”Pazar karekteri ne kendisine nede diğer insanlara yakınlık duymadığı için , hiç bir şey onu ilgilendirmez.Bu insanların elinde nükleer felaket , çevre kirlenmesi olmasına rağmen , bu olaylara karşı ilgisiz ve duyarsızdır.”

”Duyguların  yitirilmesi bu karekter biçiminin olaylara  kolay ve  partik bir gözle bakmasını sağlar.Onun  için önemli olan prestij ya da başak şeyler kullanarak konforlu  yaşamaktır.”

Onların dostları da eşyaları gibidir.

Yüzlerce mimar , mühendis ,gazeteci , Amerikalı üzerinde yapılan bu araştırmanın en hazin yanı ise şudur : Duygular sürekli yararsız , engelleyici olduğu için duygular dünyası kısır bırakılmıştır.Ve çocuk aşamasında kalır duygu açısından.

B u karektere sahip insanlar ,  Aydın Doğan , Serdar Turgut, Hakkı  Devrim,  Ayşe Arman, Gülay  Göktürk vs. en adi müzik  biçimlerinden çok  çabuk  etkilenirler, bu karektere sahip insanlar , Saadettin Teksoy gibi  şarlatan  türü  cinci, hocacı tiplerden aniden etkilenirler.Çünkü zekaları duygularıyla ayrı yönde ilerlemiştir.Ertuğru Özkök’ ün neden pop sevdiği ,Demirel’i , Tansu  Çiller’in  neden  en  yakın  siyasi  arkadaşlarına  eşya gibi davrandığı , Rahmi Koç’un ikiyüzellibin  ağacı bir çırpıda  neden  kestiğini anlarsınız.

Ancak , bu duygusuz insanlar yalnız değildir, onların duygusuzluğu  bir  başka  kesimi ölüme  mahkum etmiştir !..

Şimdide içimizde milyonlarcası yaşayan , ama fark edip adam gibi  göremediğimiz yoksul bir  kesimden  söz  edelim. Tanıdığımız  yoksullardan  değildir  bu  insanlar  , karın doyurmak hiç çözülmeyecek bir sorundur  onlar  için.Talihsiz bir yıldız  altında doğmuşlar. Aile fertlerinin  hiç birinin namuslu  bir yüzü kalmamıştır.Ahır bozması  evlerde  ne  soğuğun , kışın ,  nede aile  fertlerinin  dahi  ölümlerinin  farkında  değillerdir.Yoksulluk babadan oğula miras geçmiştir. İşsizlikleride ! Ellerinden  hiç bir iş gelmez.Loş ışıklar , kırık camlar , yağlı  kilimler , derme çatma sobalar , bulaşık suyu çorbalar ve  çerden-çöpten eşyalar içinde yaşayıp giderler.Tüm  bunlardan üzüntü , keder,gözyaş, sızlanma,ağrı-sızı duymazlar, kızları kerhaneye düşse dahi…Ömür boyu kadınlarını düzgün bir eşarbı,eteği,erkeklerin  düzgün  bir işleri olmamıştır.Getir , götür, kaldır , topla gibi yarım yamalak yardımcı işleri içgüdüyle  yaparlar  ve  hep öyle yaşarlar.Şehrin  kusmuğu yoksullar  ise, bu insanlar  kusmuğun acı sarı suyudur.Bir tek gün  gazete okudukları görülmedi.Televizyonu dahi meraktan  değil orda durduğu  için seyrederler.Onlar için hayatta hiç bir şey çarpıcı,  şaşırtıcı, yadırgatıcı, garip değildir.Köhnemiş sandallarının  sürekli su  almasından hiç endişe  duymazlar, boğuldukları , hastalandıkları, hayatın ışığını  görmeden yavaş yavaş öldükleri  evlerinde  hiç bir bağırtı , çağırtı , endişe yotur !

Dondurucu  rüzgar  altında çöpten  yiyecek  toplayaninsanların  dahi  umutları  vardır.Bu  insanlar da  pazarda  çürümüş, bozuk yiyecekler  toplar  ama , bunu bir iş, beleş,kelepir,ucuz olduğu için değil, hayat  hep  böyle  bir iş olduğu  için  gündelik  hayatın  gereği  gibi  yaparlar.Eski  Hint masallarında  dahi  yoksulların  gözlerinde  bitmekte  olan  kandil ışığı  gibi onurları vardı, ama  bu insanlara para verdiğinizde alırlar,”niçin veriyorsun’’sormazlar.Vermezsen sızlanmazlar.Dilenci, çapulcu, toplayıcı bir halde ama ısrarla bir aile  görüntüsü  içinde çabalarlar.Kurban bayramında  dahi  uzak semtlerden bu insanlara,et-kol,bacak,but değil, bağırsak , iç yağı, yada hayvanın bacakları-kellesi gibi yerler kurban diye bağışlanır.Aşağılanmadan rahatsızlık duymazlar, kovulmaktan , siktiredilmekten gocunmazlar.Kimsenin işinederdine karışacak takatleri yoktur , kendi dertlerine dahi.Sistemli  bir  şekilde  çalarlar , ancak  hırsızlık  gibi çalma değil , açıkta gördüklerini alma adetleri  vardır.Çünkü  hırsız  için  gerekli cesarete ve zekaya  sahip  değildirler.Onlar asla etrafa  bakıp  yürümezler , başaları  önde  büyük  bir dalganın üstünde  sürüklenmiş  çöpmüş  gibi…

Hastanede çalıştığım  yıllarda  bu insanları  daha  yakından  takip  ettim.Mesela  herkes  musluk ,  yiyecek  ,  deterjan  gibi  ele avuca gelen  şeyler  çalarken,  bu insanlar , parçalanmış  kasaları, hiç bir işe  yaramayan  mukavva parçalarını aşırırlar.Değerli  şeyleri  sevmediklerinden  değil  riski  göze  almadıkları  için. Sekiz-on  saat hiç  bir iş yapmadan  bir sandalye  üstünde kıpırdamadan ve  sürekli  ekmek yiyerek  otururlar.Ancak  hayal  kurmamak  içino sekiz saatide  sandelyenin  neresinden  gıcırtı  geliyor  deyip  gelişi  güzel tamiriyle  geçirirler.Sonsuza kadar  makarna, bulgur yemekten  bıkmazlar, o çelimsiz vücutlarıyla  önlerine  beş  tabak  bulguru  koysan , beşinide  yerler,  hiç bir yemeğe  soğudu, sıcaktı , diye  bakmazlar.

Ne dinler onlara inmişti , ne anayasalar, cumhuriyetler onlar için  kurulmuştu , çocukları  balici , hırsız  olsada asla kederlenmez, hiç  bir  şey  olmamış  gibi sigaralarını yakıp  , çantalarını  çerçöple  doldurur  evlerinin  yolunu  tutarlar.Her  akşam evin  yolunu  şaşırmazlar , aynı  saatte  o  evde olurlar.Ama neden,  aile fertlerine ,  topluma  ve   kendilerine  karşı  sorumluluk  duymazlar !

Hayata karşı  çok  kırışmış  ve  çok  eskimiş  bir  soru  soruyorum,  biliyorum , ama 17 yıldır  takip  ediyorum  bu  insanları.Ot  gibi yaşıyorlar  dersem , belki  doğru  söylerim, ama  bu ot  gibi  klişesi  yüzünden bugüne  kadar  olduğu  gibitümüyle  bu  yaşamı, yaşayan  ölüleri  yanlış  anlarız.Çünkü , bozuk  toplum  düzeninin  babadan oğula geçirdiği  çürümüşlük , yıkılmışlık , bitmişlik , kemiklerine kadar  işlemiş insanı  duyguların  ölümüne  sebeb olmuştur.Yoksulluğun  iki kuşak  süren şırıngası iliklerine  kadar  tüm kişiliklerini  emip  almıştır.Boksullar  adını  ben yakıştırdım , çünkü  bildik  yoksullardan değillerdi , ne diyeceğimi de  bilmiyorum , çarşı  iznine  çıkmış askerler  gibi hepsi  yoksulluk  üniforması  altında  tek  bir  insan  gibi  görünürler, yani  hiçbiri  görünmeden yaşar.

B u insanları takibe  almaya karar  verdiğim  gün  12 Eylül  günüdür , ihtilal olduğu  günün  sabahı  kahvede  herkes  heyecanda  ölürlen, bu insanlar  bir  kenarda  hamurlaşmış  kağıtlar  ve  çürük  tahta  suratlarıyla  oyun oynuyorlar  ve  gün  boyu  bir kez  televizyona  bakmadılar ,  gördüm ve çok  sonra  anladım ki, ne ihtilal  ne  deprem ,  ne bir  sosyal  felaket ne bir maç ilgilerini  çekmiyordu.

Hastanede çalıştığım yıllarda bu insanların trajik , sahipsiz ölümlerine  şahit  oldum , yine işin içinden  çıkamadım , çünkü  30-40 yaşaları arasınada  büyük  hastalıkların  pençesine  düşüyor , hastane , doktor ve ilaç ilgisizliğinden asla şikayet etmiyorlar.Cenazeleri  ortada  , sahipsiz  kalışlarına ses  çıkarmıyorlar.Ve hatta kadınlar kocaları , kocalar kadınları için  kan vermek gibi  kenarda  biriktirdikleri  küçük  paralar  gibi  fedakarlıkları asla yapmıyorlar.Ama yine de birbirlerinden asla ayrılmıyorlar , inatla aile  görüntülerine  bir zeval getirmiyorlar.

Ve zamanla inandım ki , nasıl  bir  hayvanın  ölümü  okadar trajık gelmez  ise bir insana , hayvanlaşmış  bu  insanların  ölümüde trajik  gelmiyor  bize.Onlar körleşmiş  av  köpekleri!Sokaklarda  buldukları  çalıçırpıyla ,  yada  küçük  komilik , getir  götür  işleriyle  karın  doyuruyor , bu aptalca ,amaçsızca yaşamların  farkında olmadan  gidiyor.

Çünkü  bu insanlar , umudu knedileri  kaybetmedi.Kendileri  kaybetmiş  olsalardı , bir  umut  onu arıyabilirlerdi.Umudu  babaları kaybetmişti , ve babalarından aldıkları tek miras:kaybedilmiş  umutlu, yani ebedi  umutsuzluk.

Bir gün sokakta dost olduğum balici bir çocuğun ailesiyle görüşmek üzere Akdere semtindeki evlerine gittim.İnsan maymunlarla , köpeklerle dahi  konuşabilir , ama bu insanların ağızlarından iki saat boyunca tek bir kelime  çıktı:Kızılay’a çocuklarını bulmak  için inecekleri  iki  dolmuş  parası  olmadığını  söylediler.Birilerinin  çocukları  yüzünden   yıldırım  gibi  üstlerine  gelmesinden  rahatsızlık  duymuyorlardı. Aile  içi  bir dertle  televizyon  seyrediyormuş  gibi  ilgileniyorlardı.Çocuklarının durumu dolayısıyla  birileri  üzülüpkendilerine  para  , yiyecek  verirse , uzamaktan artık  kıvrılmış  tırnaklı  elleriyle  uzanıpalıyorlardı, o kadar.

Aslında,  dertlenip, üzülüp, bağırıp, çağırıp, küfür edip , bir acıklı türkü söyleyip , ne lan bu hayat deseler , onların yoksullar  kategorisine  alıp , bende rahat edecektim…

Onların hayatlarına  nüfuz  edebilmemiz , derinliklerinde olup  bitenleri  çözümleye  bilmemiz   hiç de kolay  değil.Kolay olmadığını  ergen yaşa  gelmeden  kızları , oğulları  bizden  daha  iyi  biliyor  ve  evlerini  terk ediyor , kimi  kerhaneye , kimi  sokağa…Mesela  kadının ağzında yalnızca iki  diş  vardı ve  bu iki  diş aygır  dişi  gibi  iri  ve  güçlüydü , bende  olsam kaçardım  bu evden, dedim.

Ve , ya Savaş Ay’ın programına , yada sıcağı sıcağına programına  ya da Şişli’deki masaj salonlarında  mastürbasyoncu  kız olarak çalıştıklarında , işte orada tanıyoruz  onları.

Sokağa  düşen  çocuklar, ağlamayı, acı çekmeyi , kederlenmeyi ,üzülmeyi ,isyan etmeyi  öğrenmek , yani statü  olarakinsan olamyı tatmak için kaçıyorlar o evlerden.Ve hepsi anne babaları için yeryüzü kültürünün en soysuz-sonsuz küfürlerini ediyor ,nefret ediyorlar , görmek istemiyorlar ailelerini.

Oruspulaşan, balici , it köpek olan çocukların büyük kısmı ölüyor, kayboluyor,dayanamıyor.Ayakta kalanlar , yaşaları otuz-otuzbeşi devirenler,kendiliklerinden  tarihin en büyük yasasını öğreniyorlar hayattan:

Yaşamak için ağlamak, acı çekmek türkü söylemek yok.Tam bunlar yoksulluğu , değişmeyecek acı gerçeği  hatırlatıyor, isyanı hatırlatıyor.Sokak ,gazete ,televizyon , komşular ,olup biten her şey hayatı hatırlatıyor onlara.Kaldırım taşlarındaki diziliş düzeni ,bulutların uçuşması ,hayatı hatırlatıyor.Evlerinden , anne-babalarına isyan ederek kaçan bu çocukların gagalaşan dudakları artık  öpmek yerine ısırmaya başlıyor.Ve her ısırdıklarından dayak yiyip ,hapse düşüp , anne-babalarının ne kadar haklı olduklarını görüp , onlar  gibi suskun-duygusuz-takatsiz-kemik-çöp hayatlarına geri dönüyorlar.

Ve anne-babalarına yeraltında gizlenen Tanrılar  gibi saygı gösterirler.İbadet ederler. Ve asla abartmadan.Ağlamadan.Sızlanmadan her akşam torbalarını çer-çöple doldurup , aynı saatte , aynı yolda  yeraltı tanrılarının yaşadığıevlerinin yoluna koyulurlar.Duygu dengelerini bir gün olsun bozduklarında ,ya birbirlerini bıçaklayıp baba katili olurlar , yada sabaha kadar sokakta sızıp alkolik.

Anlamışlardır ki , anne-babalar onlara hayatın en yüksek göğündeki nağmeleri öğretmiştir:Duygu dengelerini bozmadan yaşamak.Duygu dengelerini hiç bozmayan anne-babalarının  kemiksi-buruşuk yüzlerinde , hayatı ,dışarıyı , insanları hatırlatan tek  bir çizgi olmadığı içinkendilerini huzur içinde bulurlar.İşte ancak , hiç bir kışkırtısı olmayan sakin bir sığınakta yaşayıp giderler.

Çocuğu kerhaneye düşmüş bu insanların tek eğlencesi  kendiliğinden kapılarını  yuva tutmuş  sokak köpekleri.Her şeyi en adi küfürleri etseler de ,  köpeklerini”eşek kulaklı” diye severler.Köpeklerinin hangi köpekle düzüştüğünü  şehrazat hikayesi gibi anlatıp  ve  evin tek güzel,  en sıcacık  minderlerini  altına verip huzur  içinde  yatarlar. Ve ancak , Jack London’un dediği gibi:köpeğe kemik atmakla iyilik yapılmış olmaz.Gerçek iyilik , köpek kadar açken kemiği köpekle paylaşmaktır diye , açlıklarını köpekleriyle aynı sofrada bastırırlar.

İşte sayın cumhurbaşkanımız Savaş Ay’ın programını seyredip bu çocukları görünce uyuyamamış.Ankara valisine duruma el koyması için  telefon etmiş. Ertesi hafta  Kızılay’da bir afiş. Cumhurbaşkanı  Süleyman Demirel’in yüksek huzuruyla  sokak  çocukları için konferans.Ve yine o günkü gazetede bir haber Demirel’den:”Serçeler bile yavrularını bırakmaz , bunlar nasıl anne-baba yavrularını sokağa bırakıyorlar” diyor…

N e diyelim sayın cumhurbaşkanımıza.Uyuyamıyorsa geceleri , o da  bu yoksul insanlar gibi en sıcacık minderlerini versin köşkün köpeklerine.Kuşmuş, serçeymiş ,yavruymuş  gibi beyanatlar verip , bize sokağa , dışarısını hatırlatan duygular hatırlatan şeyler söyleyip..

Otursun ,oturduğu yerde , serçeymiş , yavruymuş , aileymiş , hayatmış , yıldızmış ,doğaymış gibi laflaredip ,duygu dengemizi bozmasın !…

Yüksek sınıf şöhret ve para  için  duygu  ve onurlarını  gönüllüce  iptal ediyor.Hatta ömürleri  bu duygularla dalga geçmekle geçiyor.Ancak , bazen bir yoksula üç-beş kuruş yardım etmek istediklerinde , bu yoksul insanlarda onur arıyorlar.Yoksul insanlara yardım etme şartını bu insanlarda onur  armaya bağlamak Türk halkının değişmez zaafı ve hastalığıdır

 

 

Yorum Yapın