KEŞAP İLÇESİ HABER YORUM VE FORUM SİTESİ


ALMANYA’DAN GİRESUN’A BİR DÖNÜŞ HİKAYESİ

Yazı kategorisi: KATEGORİLER yazan: eratyas tarih: Temmuz 26, 2007

YAZ TATİLLERİ FINDIK BAHÇESİNDE…

Uzun yıllar önce, küçükken, çocukluğumda her sene yaz tatilini Türkiye de geçirmek üzere ailecek yola koyulurduk. Önce haftalar öncesi yapılan hazırlıklar kontrol edilir, Türkiye’ deki akrabaların tümüne hediye alınıp alınmadığı tespit edilirdi. Yapılan hesap doğru çıktığında malzemeler bavullara yerleştirilirdi, eğer bir eksik varsa son anda mutlaka tamamlanırdı.İstisnasız kim varsa sülalede onu mutlaka bir hediye beklerdi. 
Okulun son günü, karneler dağıtılır dağıtılmaz eve koşardık. Zaten o saate kadar Annem de tüm hazırlıkları tamamlamış olup bizi, kardeşlerimin okuldan gelmesini ve Babamın da işten gelmesini beklerdi. Hatta yolculuğumuz boyunca yiyebileceğimiz, börek ve köfte gibi yolda bizi üç gün idare edecek yiyecekleri bile hazırlamış olurdu. Sonra hep beraber arabamızı yüklerdik, arka bagaj yetmezdi arabanın üzerine de bir bagaj atılırdı, hatta orası da yetmezdi arabanın içine, arka koltukların ayak kısmına da bir şeyler yerleştirilirdi. Ve ayrıca o arka kısım bize yatak şeklinde hazırlanırdı. Komşuların yolcu etmesiyle ve arkamıza su dökmesi ile başlardı yolculuğumuz. Kimi komşu üzgün yine bir sene izine gidemeyecekleri için, kimileride en kısa zamanda bizim arkamızdan yola çıkacakları için hem sabırsız hem de heyecanlı bir şekilde bizi yolcu ederlerdi. Yol boyu memleket türküleri dinlerdi Babam, arada da kendi söylerdi, heyecan ve özlem memlekete yaklaştıkca artardı çünkü. Yollar o kadar uzundu ki arada sormadan edemiyorduk:‘Daha ne kadar var Türkiye‘ye ’ diye.
Benzin alma ve ihtiyaç molası dışında yolculuğumuz sırasında pek durup dinlenmeyi ailecek istemezdik biran önce memlekete ulaşmak için. Almanya’ dan sonra Avusturya’ ya geçilirdi, Avusturya’ dan sonra yolculuğumuzun en fazla zamanı Yugoslavya’ da geçerdi, git git bitmek bilmiyordu, nihayet Yugoslavya’ yı geçtikten sonra Bulgaristana ulaşmış oluyorduk, en kısa süren memlektede orası olurdu, Bulgaristan demek Türkiye’ ye çok az kaldı demekti, üç saatde geçerdik Bulgaristanı. Ve Kapıkule’ ye ulaştığımızda dünyalar bizim oluyordu, karşımızda dalgalanan Türk bayrağını görür görmez, yolculuğun getirdiği yorgunluktan eser kalmazdı, içimizde de bir dalgalanma başlardı. İnanılmaz sevinirdik, heyecanlanırdık. Kapıkule’ ye ulaşan tüm gurbetçilerin yüzündeki o heyecanı o mutluluğu görmek inanılmaz, o an memleket hasreti ile yollara koyulmuş insanların Kapıkule gümrüğünün önünde oluşturdukları kuyrukta, sabırsızlıkla memleketlerine giriş yapmayı bekleyen, o insanların duygularını hissetmek gerçekten çok büyük bir ayrıcalık. Memleketin bazı gerçekleri ile gümrükte, giriş yapar yapmaz karşı karşıya kalsak da, sevincimizden, heyecanımızdan bir şey eksilmezdi. Gümrük memurlarına mutlaka bir şekilde rüşvet teklif edilirdi işlemleri hızlandırmak için, teklif etmeyi unutanlar da zaten memurlar tarafından uyarılıyordu.
Gümrüğü geçer gezmez soluğu Hürriyet’ in tesislerinde alırdık, güzel bir ayran içip yolculuğumuz boyunca yemek zorunda kaldığımız yolluklardan sonra farklı bir şey yemek için. Daha önümüzde bir günlük bir yolumuz vardı, Giresun a gitmek neredeyse bir o kadar yol daha gitmek demekti. Ama bundan sonrası yolculuğun güzel kısmıydı, çünkü memleketinde yolculuk yapıyorsun, memleketin her türlü doğa güzelliğini hayretler içersinde seyrede seyrede giderdik. Samsuna yaklaştığımızda denizi kim önce görecek diye idaaya girerdik. Denizi görmek demek de, Giresun’a fazla kalmadı demekti. Karadeniz kıyısından devam ederken yolculuğumuz, kendimizi asıl memleketimize gelmiş hissederdik. Karadenizin o eşsiz, yeşilin her türlü tonunun mevcut olduğu o doğasını seyretmek insanın ruhunu öyle bir okşuyordu ki ve aynı zamanda da ne kadar şanslı olduğumuzu düşünürdüm böyle bir memlekete ait olduğumuz için. Denizi, Doğası ve Karadeniz’ in insanları, insanların kendine öz, diğer memleketlerden çok farklı gelenekleri, görenekleri ve şiveleri. Karadeniz havası ile temas eder etmez, bizde başlardık Karadeniz şivesini taklit etmeye, Babaanneme öykenirdik (taklit ederdik) ve çok eğlenirdik. Giresun’a yaklaştıkca neşemizde artıyodu
.Ve nihayet memlekete ulaştığımızda nerdeyse yolun kenarında durup sevincimizden horon tepecek kadar mutlu oluyorduk. Ama durmak yok, biran önce Keşap’a. Anneannem yolumuzun üzerinde Aksu’ da kalıyordu o zamanlar, bizde evvela oraya uğrardık onlarda zaten bir şekilde aşağı yukarı tahmin ediyorlardı ne zaman geleceğimizi ve yemek hazırlamış oluyorlardı. Nerde şimdiki gibi cepten arayıp, şurdayız buradayız, iki üç saat içinde geleceğiz diyebileceğimiz imkanlar. En son Almanya’dan evden çıkmadan telefon ile haber verilirdi.Hatta daha önceleri evde telefon yokken, mektup ile haberleşildiği dönemler daha da bir sürpriz etkisi oluyordu insanların karşısına çıktığımız zaman.Öyle bir mutlu durumdur ki o, en sevdiğin akrabalarına kavuşmak, Anneannem, Teyzelerim ve Dayım. Annemin mutluluğunu görmek zaten yetiyodu bana. Annesine ve kardeşlerine kavuşma sevinci ağlatıyordu bile zaman zaman. Hasret tam giderilmesede kendi evimize de gitme zamanı gelirdi ve mutlaka teyzemlerden biri bizimle gelirdi. Teyzelerim benim için ‘Teyze’ değil de arkadaş gibilerdi. Onlarla bütün yazı geçirmek çok eğlenceli oluyodu.
Nihayet eve geldiğimizde de duyan, gören bütün akrabalar akın ediyodu bize. Genelde Dedem ve Babaannem ya yaylada ya da köyde olurlardı yaz aylarında. Onların yanına da mutlaka ertesi gün ziyarete gidilirdi, ya yaylaya ya da köye. Yaz aylarının ilk dönemlerinde yaylada olurlardı, çünkü Babaannemin orada inekleri ve camışları olurdu. Ayrıca ot biçilirdi yaylada yaz döneminde, kurutulur ve daha sonrada balya yapılıp köye getirilirdi. Yayla dönemi tam bitmeden fındık zamanı başlardı. Fındık zamanı Babaannem ve Dedem köye gelirlerdi, fındık için hazırlıklar yapılırdı. Fındık toplamaya ırgatlar gelirdi köye, onlara Babama ait olan köydeki ev verilirdi fındık toplatılana kadar, genelde en fazla 15 gün içinde toplanırdı Fındık, tabi ırgat sayısına ve çalışmalarına görede değişirdi. Ama Dedemin yanında iyi ve çabuk toplamaktan başka çare kalmıyordu zaten. İyi derken, disiplinli bir şekilde, sabah çok erken başlanırdı fındık toplamaya ve elinin çabuk olması gerekirdi Dedem için çalışan ırgatın ve ayrıca bir tek ağaca bile zarar vermeden toplanılmasını isterdi. Dal kırma falan olduğunda kaçacak yer aramak gerekiyordu Dedemin bastonunu bir yerine yememek için. Benim başıma gelmedi ama kardeşim o bastondan nasibini aldı bir keresinde. Evet bizde ırgatlarla beraber, yaz tatili falan dinlemeden fındık bahçesinde güzel güzel hiç itiraz etmeden topluyorduk fındığı. Valla heralde çocuklukdan olsa gerek bir kerede sorsakya, bizim ne işimiz var fındık bahçesinde diye, biz tatile gelmedik mi? Hani nerde kaldı Karadeniz? Köyden pek görünmüyordu deniz falan, ancak dere görünüyordu. Derede de yüzülmezdiki. Yaa, sen taa Almanya’ dan koşa koşa gel Türkiye’ ye, senmisin koşa koşa gelen, alıp seni çıkarırlar işte böyle köye, yaylaya. Ondan mıdır nedir oldum olası sevememiştim pek köyü ve yaylayı, yani!
Zaman geldi geçti, artık fındık falan toplamıyoruz kendimiz, yarıcımız var sağolsun, ömrü uzun olsun, o hallediyor. Zor iş valla. Artık köyede, yaylayada canım ne zaman isterse o zaman gidiyorum, oda günü birlik. Sabah gidiyoruz akşam geri dönüyoruz, oda o muhteşem manzaraları seyretmek için ve yayladaki etinde tatının çok lezzetli olmasından dolayı. Ayrıca o temiz havayı tenefüs etmek ve yaz ile beraber gelen o dayanılmaz sıcaklardan da biraz uzaklaşıp serinlemek için.

Bu yazı Gülen Akşen tarafından yazılmıştır

Yorum Yapın